Sosyal Medya Kafe-Yaşam Blogu: Bay Kefren
Bay Kefren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bay Kefren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2018 Çarşamba

Tıp Fakültesi Öğrencisinin Kaleminden

7 Kasım 2018 Çarşamba
Doktorluk...
Birçok gencin ve ailesinin gönlünde yatan meslek. Kimine göre hayat kurtaran kimine göre para basan bilim. Herkesin bilgi sahibi olduğu; ama içeriğinin birçoklarınca bilinmediği bu mesleği biraz yakından tanıyalım. Minimum 6 sene süren tıp fakültesi öğrencilik hayatını da ufak bir yazıdan ziyade parça parça anlatmak daha uygun olur.

Doktorluk, uzun bir bilgi birikiminin sonunda elde edilen bir kazanım olduğundan serüven olarak nitelendirilmesinde sakınca olmaz sanırım. Çünkü bu kadar meşakkatli bir yolculuğun yerine kullanılabilecek yegane kelimedir. Gelin hep beraber bu serüvene katılalım.
Tıp Fakültesi Ögrencisinin Kaleminden
Güncelleme Tarihi:07.11.2018


Tıp fakültesini kazanmanın ne derece zor olduğunu anlatırlar da anlatırlar; ama asıl önemli olanın bu fakülteyi kazandıktan sonra devam ettirebilme olduğunu pek kimselerden duymazsınız. Çünkü üniversiteye kapak attıktan sonra illa ki üniversite bitirilir düşüncesi tıp fakültesini kazanmaya çalışan gençlerin de akıllarında yer edinen bilgidir. Ama işin aslının öyle olmadığını ilk sınavdan sonra farketmeleri de pek yakındır.

Tıp kazandım sözüyle başlar her şey. Ailedeki yeriniz ve ailenizin toplumdaki değeri bu sözle ani bir artış kazanır. O sözün sahibinde hafif bir göğüs kabarması, kolların vücuttan uzaklaştırılarak yürünmesi ilk dikkat çekici noktadır. Hatta bu grubun bir kısım üyeleri soluğu ömrünün çoğunu yaşayacağı o hastane koridorlarında alır. Tıp kazandım ben deyip doktorlar ile beraber ortamlara girmeye çalışır.

Kayıtlar yapıldıktan sonra okulun başlayacağı gün sabırsızlıkla beklenir. Nihayetinde o gün geldiğinde tıp fakültesine öyle bir giriş yapar ki kendisi bile inanmaz ilkin. Beyaz önlüklü, stetoskoplu büyüklerini görünce de Allaaah tam da hayallerimdeki gibi naralarını gizlice içine atar. İlk hafta içerisinde kendisine hediye edilen önlükle ettiği hekimlik andından sonraki havası 20 yıllık profesörlerde bile yoktur.

Dersler başlar ve en öndeki yerler kapılmaya çalışılır. İtina ile defterler kalemler çıkartılır ve hoca beklenir. Hoca gelip ders anlatmaya başladığında ise aklına bir şey takılır. Hocam her şeyi anladım da şu membran ne demek sorusunu sorduğunda ise hocanın yüzünde tarifsiz bir gülümseme oluşur. Oğlum onu anlamamışsan zaten hiçbir şey anlamamışsın demek, hücre zarı anlamına geliyor membran dedikten sonra sınıfın gülme odağı olduğunuz aşikâr olur :)

Günden güne ön sıralardaki doluluk oranı azalmaya ve arka sıralarda boş yer bulmak umuduyla erkenden okula gelinmeye/yahut hocalar anlatmasını bilmiyor diyerek derslere gelinmemeye başlanır. Sınav haftasında notların anlaşılamaması, önünde 50-60 adet notun olması, eski sorular ile konular arasında bir bağlantı kurulamaması gibi sebeplerden öğrencinin o eski havası yavaş yavaş sönmeye başlar. Sınavdan aldığı kötü nottan sonra da bir dahaki komiteye günü gününe [tıp fakültelerinde uygulanan sınav sisteminin adı] diyerek azimle sarılmaya başlar yeni derslere; ama çok zaman geçmeden yine aynı bahaneler üretilerek sonraki komiteye ertelenir hayaller ve bu sonraki komiteler de yıllarca devam eder, gider.

Tıp fakültesinde kadavra, kadavra sözü sürekli herkesin dilinde olduğu gibi aynı zamanda 1.sınıf öğrencisinin de dilinden düşürmediği sözlerden biridir. Nihayet sene sonu yaklaştıkça Anatomi denen dersin gelmesiyle öğrencileri güzel bir heyecan sarar. Kemiklerden başlanılarak vücudun her bir yeri öğretilmeye başlanacaktır; ama kadavra görmeye o kadar hevesli olanlar ya kadavranın o tıp fakültesi içinde olmayışından ya da kadavranın o halini gördükten sonra tekrardan görmek istemeyeceklerinden heveslerinden vazgeçerler. Zira kadavra görmenin eğitici olabilmesi için yeterli miktarda olması ve küçük öğrenci gruplarında gösterilmesi gerektiğinin bilinci yerleşmeye başlanmıştır.

Tıp fakültesinin olmazsa olmaz dersi Anatomi'nin en zevkli yanlarından birinin kullanılan dil olması, öğrenciye kaybettiği havayı yeniden sağlar. Hele ki 'sulcus tendinis musculi flexoris hallucis longi' sözünü diline dolamaya başlamışsa bilin ki artık o öğrenci eski havasına tekrardan kavuşmuştur.

İlk üç sene hasta görmeyen öğrencilerin yıllarca teorik bilgiyle kafalarına bir şeylerin sokulmaya çalışması da şunu gösterir ki, tıp kazanmak için gerekli matematik, fizik, geometri gibi sayısal derslerin; tıp okumak için neredeyse hiçbir öneminin olmadığı ve çoğu bilginin ezberci bir mantıkla öğrenildiği gün yüzüne çıkartılmayan bilgilerdendir. Öğrenci kafasına yüzlerce sınıflandırmayı sokmaya çalışırken en ufak bir rahatsızlıkta ne yapacağını bilememesi de düşündürücüdür. Neyse ki 4.sınıftan itibaren hastalar ile iletişime geçilmesi sebebiyle az çok bu sorunlar yine eskisi gibi kabuklarına çekilir ve öğrenci yine her ortama uymaya çalıştığı gibi bu ortama da kısa süre içinde uyar.

Tıp fakültesinin ilk üç senesi hakkında kısaca anlattığım Sosyal Medya Kafe'deki ilk yazımın sonuna geldim. Sonraki yazımda stajyerlik ve sonrasından bahsedinceye dek, hoşçakalın :) Sağlıcakla kalın :)

Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım.Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Ensar Vakfı Meselesine Bir Bakış

14 Mayıs 2016 Cumartesi
Hoş geldin sayın okur ve okur adayı

Gündemin kimine göre kapatılmak istenen, kimine göre de yersiz bir konu addedilen en sıcak haberlerinden biri şu Ensar Vakfı meselesi. Duymayan, bilmeyen kalmamıştır gerçi; ama ilk olarak 12 Mart 2016 tarihinde BirGün gazetesinde yayınlanmıştı hani. Karaman'da Ensar Vakfı'na ait olduğu söylenen bir yerde 45 çocuğa cinsel taciz ve bir kısmına da tecavüz edildiği iddiası vardı. Birçokları ses etmedi, birçokları sosyal medyadan, meclisten bir şekilde bu konuya dair düşüncelerini paylaştı. Kimi bu sebepten Ensar Vakfı kapatılsın dedi, kimi aman olur mu yahu, bir iddiaya bağlı koskoca vakıf kapatılır mı hiç dedi. Peki sizce Ensar Vakfı kapatılmalı mı ? Sizi bilmem; ama ben kendi düşüncemi sunayım :

pedofili-sapkinligi-ve-ensar-vakfi

Bir gemi düşünün. Denizin ortasında bir şehre doğru gidiyor. Ama gemi şehre yaklaştıkça şehir sakinleri korkmaya başlıyor. Ve düşman gemisi deyip batırmak istiyor. Kimi katılıyor kimi de yok olmaz ya içinde masum insanlar varsa onları da katledecek miyiz diyor. Sen ne yapardın mesela sayın okur, batırır mıydın yoksa sağ salim şehrine girmeye müsaade mi ederdin ? Hadi biraz beyin fırtınası yapalım.

100 yolcunun biri cani diğerleri masum olsa batırır mıydın o gemiyi ? Elbette hayır değil mi ?

Ya 50 masum 50 cani varsa batırır mıydın ? Muhtemelen yine hayır.

Hatta 1 masum 99 cani varsa bile o masumun canını kurtarmak adına bile batırmazdın o gemiyi değil mi ?

Peki Ensar Vakfı meselesine geldiğimizde durum aynen bu şekilde değil midir ? Yani işlenilen bir suç var diye tüm hepsinin kapatılması doğru mudur ? Diğer kurumlardaki masumların günahı ne ?

Şimdi asıl soru şu : Gerçekten de durum aynen böyle midir ? Kesinlikle ve kesinlikle hayır.

O kurumların herhangi birinde hırsızlık yapılmışsa durum aynen böyle olabilir. Bir suçlu yüzünden tüm hepsi suçlanamaz denilebilir.

O kurumların herhangi birinde bir cinayet işlense bile durum aynen böyle olabilir. Gereken soruşturma açılır ve gerekli o kurum cezalandırılabilir; ama tüm hepsine bu suç isnad edilemez.

Ama bundan çok daha vahim bir durum var. Pedofili.. Sübyancılık.. Ya da günümüz tabiriyle çocuk tacizciliği..

Bu durum öylesine bir mesele değildir. EN İĞRENÇ SAPKINLIK PEDOFİLİ öyle örtbas edilecek, sadece bir kere yapılmışsa sorun değildir denilecek bir mesele değildir. Çünkü orada atlanan iki unsur vardır :

Biri mağdurun çocuk olduğu

Ötekisi de o kurumların İslami (!) kurumlar olduğu.

Mağdur eğer bir çocuksa artık o çocuğun geleceği bitmiştir. Bu travmayı atlatabilmesi çok ama çok zordur. Hırçınlaşacak, tertemiz o canlı günah işlemiş gibi hep kendini aşağılayacak, utanacak ve yitip gidecektir. Siz bir çocuğa taciz suçunu işlemekle o çocuğun, arkadaşlarının tüm yaşam umudunu elinden almışsınız demektir.

Psikiyatrik vakalara bakın. Çoğunda çocukken yaşadığı travmalar söz konusudur. Kimine dayak atılmış, kimine taciz/tecavüz suçu işlenmiştir. Yani sadece bir kere diyen bir zihniyet aslında çocuğun o umudunu, yaşama umudunu, yok edip gittiğinin farkında dahi değildir.

İkinci mesele ise kendi düşüncelerine göre İslâm'ı kötülemeleri, iğrençleştirmeye çabalamaları. Yetişen çocuklar dinin nasıl bir afyon gibi kullanıldığını göreceklerdir böyle bir yerde. Hakikat buymuş gibi, din ve Allah böyleymiş gibi addedeceklerdir. Siz anlamazsınız belki bir çocuğu; ama çocuk sözünüz ile yaptığınız davranışın uyuşmadığını farkedebilecek kadar mükemmel bir canlıdır. Sözlerinizdeki gerçeklikle yaptığınız arasındaki uçurumu görünce her şeyi yanlış anlayacaktır. Siz o genç nesli kurtarmak, çağın tehlikelerinden korumak isterken aslında tam tersi bir şekle sokmuş olacaksınız. İslâm'a düşman bir nesil yetiştiriyor olduğunuzu farkedemeyeceksiniz.

Kısacası Ensar Vakfı'nda yaşanan o olaylar öylesine olaylar değildir.

Masum canlılara yapılan bir hata değildir.

Örtbas edilecek, tek seferlik bir şey olmaz dedirtecek olaylar ise hiç değildir.

Böyle bir suç tüm kurumların kapatılmasını dahi gerektirecek bir meseledir. Bunu yapan, yapmaya teşebbüs gösteren, göz yuman, örtbas eden herkese en ağır cezayı vermeyi gerektiren bir meseledir.

Sayın okur sakın sen de sessizliğe bürünme. Onların çıkaramadığı ses ol ve onlara destek çık. Yoksa onlardan ne farkın kalır. Ensar Vakfı meselesine benim bakışım bu, ya senin ?
Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

26 Mart 2016 Cumartesi

Gelecek, Geçmiş ve Karakterin Şifresi : El Çizgileri

26 Mart 2016 Cumartesi
Hoş geldin sayın okur ve okur adayı

Bir yeteneğin olsaydı ne olmasını isterdin ? Her türlü olağan üstü özellik dahil.. Rahatlıkla her şeyi söyleyebilirsin.

Görünmezlik..

Akıl okuma..

Geleceği bilebilme..

bir-yeteneginiz-olsa-hangisi-olurdu

Değil mi ? Baksana yüzüne geleceği bilebilme derken nasıl da gülümsedin. Absürd gibi gözükse de sana bir soru daha sorayım.

Sence insan geleceği bilebilir mi ? Ya da soruyu daha yumuşak tarzda sorayım :

Sence insan geleceği tahmin edebilir mi ?

Ama hemen hayır deme sayın okur, nasıl mümkün olur deyip peşin hükümlü olma. Düşünsene hava durumları da bir tahmin üzerine kurulmuyor mu ? Bir haftalık hava durumları tahminini sunan binlerce haber kanalı yok mu ? Yani düzgün bir şekilde incelenirse gelecek az çok tahmin edilebilir.

Ya insan, insanın hayatı da tahmin edilebilir mi ? Tahmin edilebilirse dayandığı dayanak nedir ?

Günümüzde tamamen dolandırıcılık yolu olarak adlandırılan; ama aslında işin uzmanı tarafından incelenirse gerçek tahminlerin yürütülebileceği bir alan :

El çizgileri..

Değerli okur, avuç içini açıp el çizgilerine bak ayrıntılı. Yanında, yörende başka kim varsa onların eline de bak. Çoğu zaman benzer diye gördüğümüz o çizgiler aslında farklı değil mi ? Kimisinde belirgin üç çizgi varken kiminde birden fazla kırık çizgi var. Kiminde derin, kiminde yüzeyel seyreder. Gerçekten de bunların bir anlamı olabilir mi ?

Mesela, neredeyse her insanın elinde belirgin olan üç çizgi vardır. Bunlardan biri işaret parmağı ile baş parmak arasında başlayıp bileğe doğru giden çizgi [HAYAT ÇİZGİSİ] --- 3, biri yine aynı yerden başlayıp avucun alt kenarına doğru seyreden çizgi [AKIL ÇİZGİSİ] --- 2, diğeri de serçe parmağının birkaç santim ilerisinden başlayıp yukarıya doğru uzanan kalın çizgi [KALP ÇİZGİSİ] --1, birçok kişi de bulunmayan bir çizgi [KADER ÇİZGİSİ] --- 4..

el-cizgileri-ne-anlama-gelir

Her çizginin üzerinde farklı parmaklara, avucun farklı yerlerine doğru seyreden çizgiler bulunur. İşte tüm bunlar insanın hayatının nasıl bir şekilde işleyeceğini gösterebilecek uyarıcılar olabilir mi ?

Mesela düşünmeden risk alan ve genellikle işin içinde iken ancak sonuçlarını düşündüğün bir yapın mı var, bak eline hayat çizginle akıl çizgin birbirinden ayrı bir şekilde seyrediyordur muhtemelen. [Tersi durumda da birleşik seyreder haliyle]

Mesela insanlara bağlanma noktasında sorun mu yaşıyorsun ? Bir insanı sevdin mi öyle bir derinden seviyorsun ki bir türlü normal sevmeyi başaramıyor musun ? Kalp çizgine bak, muhtemelen öyle bir derin ve dallı budaklı bir haldedir ki diğer insanların el çizgilerine göre sen dahi şaşırırsın..

Ya da aşkta aradığını bir türlü bulamamışsan kalp çizginin üzerinde belirli ufak çizgiler illa ki işlenmiştir.

Mesela sabırsız bir insan mısın ? Her şeyin hemen olmasını mı istiyorsun, akıl çizginin uzunluğuna bir bak istersen ? Muhtemelen git gide incelen ve kısalan bir akıl çizgin vardır.

Ya da şairsel, sanatsal bir yeteneğin mi var ? Arkadaşların sana tiyatral yetenekli mi diyor ? Yazar, şair veya ressam yakıştırmasında mı bulunuyor ? Akıl çizgin avucunun dış kenarına doğru uzanmıştır dikkatlice bakarsan.

Yani el çizgilerinin uzunluğu, kısalığı; derinliği, yüzeyelliği; yönlendiği yerler; üzerinde bulunan noktalar, çarpılar, kareler gibi şekiller, birbirinden farklı anlamlar içerir. Ama bizler sadece falcılardan duyduğumuz el çizgileri yorumlanması [el falı] yüzünden bu ilmi hiç dikkate almıyoruz. Halbuki insan bu çizgilerin mahiyetini öğrenirse eksikliklerini görüp tamamlar, önüne çıkacağı engelleri tanıyıp ona göre hareket eder.

Son bir soru sayın okur

Sen el çizgileri hakkında ne düşünüyorsun ?

Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

25 Ocak 2016 Pazartesi

Tiroid Bezi Nedir, Ne İşe Yarar ?

25 Ocak 2016 Pazartesi
Hoş geldin sayın okur ve okur adayı

Hepimizin illa ki bir yerlerden duyduğu, gördüğü veya okuduğu bir organdır tiroid bezi; ama çoğumuz sadece bu bezin şişmesini, hastalanmasını duymuşuzdur [Guatr]. Ama gel gör ki ufak tefek bir bez olan tiroid bezinin vücuttaki görevleri saymakla bitmez.

Tiroid Bezi Nedir ve Ne İşe Yarar ?


Adem elması denen boyundaki sert çıkıntının hemen altında yer alan 15-20 gram ağırlığında ufak bir bez. Başlıca T3 [triiyodotronin] ve T4 [tiroksin] denen tiroid hormonlarının salgılanmasını ve depolanmasını sağlar. Çoğunluğunu [ %80 ] T4 oluştursa da hücreye geçişi olmadığından vücudun bazı bölgelerinde T3'e dönüşerek etkisini gösterir.

tiroid-bezinin-gorevleri

Tiroid bezi salgıladığı bu hormonlarla vücudun neredeyse her yerine etki etmektedir. Metobolizmanın düzenlenmesinde, kalp atım hızında, hafıza üzerinde, vücuttaki kolesterol dengesinde ve daha birçok görevde etkindir. Beynin hipotalamus bölgesinden TRH denen bir hormon salgılanır ve bu da beynin hipofiz bölgesinden TSH denen tiroit hormonlarını salgılatacak hormonu uyarır. Hipofizden salgılanan TSH da tiroid bezine gelip tiroid hormonlarını salgılatır.

Hipotalamus'tan TRH salgılanır →→Hipofizi uyarır →→Hipofizden TSH salgılanır→→Tiroid bezi uyarılır→→Tiroid bezinden de tiroit hormonları salınır ve etki edeceği yere taşınır.

Böylesine karışık bir metabolizma vücut içinde sayısız defa tekrarlanırken bu yolların herhangi birinde meydana gelen bir sorun tiroid bezi hastalıklarının ortaya çıkmasına neden olur. Mesela ;

Beyninizin hipofiz bölgesinde bir sorun çıktı ve çok fazla çalışmaya başladı. Gereğinden fazla TSH salgılamaya ve gereğinden fazla uyarıyı tiroid bezine göndermeye başlar. Bir bakarsınız ki kanınızda tiroid hormonları pik yapmış ve kalbiniz diğer insanlardan daha fazla atmaya başlamış. Çok daha gergin, hızlı konuşan, çokça terleyen, ellerinde titremeler olan bir insana dönüşüvermişsiniz. [Bu söylediğim özellikler sadece bu hastalığa bağlı olarak ortaya çıkmaz, yanlış anlaşılmasın]

Ya da tiroid bezinizde bir sorun vardır yeteri kadar hormon üretemiyordur. Çünkü siz iyot yönünden yeteri kadar iyot almamışsınızdır. [İyot, tiroid hormonlarının oluşabilmesi için mutlaka gereklidir]. Kanda tiroid hormonlarının az olduğu uyarısını alan beyin, habire TSH salgılamaya çalışır; ama ne yazık ki tiroid hormonları oluşmadığı için istediği kadar fazla çalışsa bile hormonlar üretilemez. Bu sefer de çok daha mayışmış, yavaş konuşan, yavaş hareket eden bir insana dönüşmüşsünüzdür.

Her iki hastalıkta da TSH artmasına rağmen sorun farklı yerlerden kaynaklandığı için farklı klinik semptomlarla hastaneye başvurabilirsiniz.

Hipertiroidi Nedir ve Hangi Semptomlarla Ortaya Çıkar ?


Hipertiroidi, adından da anlaşılacağı üzere kandaki tiroid hormonlarının gerektiğinden daha fazla bulunması halidir. Eee haliyle bu kadar fazla hormonun da etkileri tüm vücutta farklı farklı görülmeye başlanır.

1. Kalp atım hızınız artar

2. Çoğunlukla bir sinirlilik havası hakim olur bedeninizde

3. Sıcağa karşı tahammülsüzlük gelişebilir.

4. Metabolizma hızlandığından kilo kaybı yaşarsınız.

5. Terlemede bir artış başlar artık sizde.

6. Ellerinizde titremeler artmaya başlar.

7. Tüm bunlar ister istemez uykunuzu da etkilemeye başlar ve uyku bozukluğunuz ortaya çıkar.

Bu ve buna benzer birçok semptom genellikle tiroid hormonlarının fazla bulunmasından kaynaklanır.

Bir de bunun tam tersi durumda yani tiroid hormonlarının azaldığı durumda ise genellikle burada yazdığım semptomların tersleri gözükür. Yani ;

Kilo almaya, soğuğa karşı bir tahammülsüzlük göstermeye, hayatı daha çok yavaş yaşamaya başlar; depresyona, unutkanlığa, kabızlığa, yorgunluğa merhaba dersiniz. Bir de kadınsanız, adet dönemi düzensizlikleri ve adet kanamalarında artışla hayatınız daha da kötüye gidebilir.

Tüm bunlardan sonra insan düşününce Yaratıcı mekanizmayı ne kadar da mükemmel yaratmış demekten kendini alıkoyamıyor. Bir baksanıza vücutta meydana gelen bir değişikliği yerine koymak için hormonlar nasıl da çalışıyor. Stresli bir durumda size gerekli enerjiyi sağlamak için onlarca hormon salgılanmaya başlar (ki bunlardan biri de tiroid hormonlarıdır) ve vücut mekanizmasını düzeltmeye çalışır. Beynin bir kısmı hipofize emirler yağdırır, hipofiz de aldığı emirleri ayrı ayrı elçiler göndererek görevi yerine getirecek organları uyarır. Bir elçi tiroid bezine emri ulaştırır, bir elçi ta böbreğin üzerinde yer alan bir beze fermanı ulaştırır. Elçilerden alınan fermanlar kendi içlerindeki komutanlara ulaştırır ve her bir komutan kendi taburuyla göreve gider. Kimisi kan şekerini yükseltir, kimi kalp atım hızını artırıt, kimi göz bebeğini büyütür, kimi metabolizmayı hızlandırır, kimi hızı artan bu metabolizma sonucunda ortaya çıkan ısıyı atmak için terlemeyi kontrol eder ve hepsi bir intizam içerisinde kendilerine verilen emirleri yerine getirir. Gel de Yaratıcı'nın bu sanatı karşısında şaşırıp kalma öyle değil mi ?

Tiroid bezi hakkında bahsedeceklerim bunlar şimdilik. Uzun zamandan sonra aramıza dönen Sibel Hanım'a geçmiş olsun dileklerimle, hoşçakalın, sağlıcakla kalın..
Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

16 Eylül 2015 Çarşamba

Tavsiye Yerli ve Hint Filmleri

16 Eylül 2015 Çarşamba
Hoşgeldin sayın okur

Uzun zaman sonra böyle bir yazıyla karşına çıkmak ne kadar doğru olur bilmiyorum; ama huzurlu bir zaman arefesinde seyretmek isteyebileceğin tavsiye filmlerden birkaçını sana anlatmak isterim. Seyredeceğin tüm filmlerin konusunu internetten rahat rahat bulabileceğin için konularından bahsetmeyeceğim, sadece belli başlı birkaç özelliğini sunacağım.

Önce yerli sinemadan başlayalım ne dersin :

Tavsiye Yerli Filmler :

tavsiye-yerli-film-kis-uykusu


KIŞ UYKUSU (2014)

Kuşkusuz uzun zamandan sonra klasikler arasına yerleşebilecek bir film çıkarabildik. Ve yönetmelik koltuğuna başarılı ve ödüllü bir yönetmen geçince de tadından yenmiyor. Teşekkürler Nuri Bilge CEYLAN

Oyuncu kadrosunda bana göre en saygın oyunculardan biri oynuyor. Haluk BİLGİNER ve yönetmen de ondaki o güzel ışığı görmüş olacak ki filmin yapımı için Haluk BİLGİNER siz olamayacağını söylemiş. Kendisine ne kadar teklif götürse de uygun zamanının olmadığını belirten Haluk BİLGİNER e göre zamanlama yapılmış. Ünlü oyuncu ne zaman uygunsa o zaman çekimler yapılmış. İyi ki de beklemiş :)

Özellikle oyuncuların birbirleriyle fikir tartışmalarına girdiği kısımlar o kadar güzeldi ki insan hayret etmeden kalamıyor.

tavsiye-yerli-film-bana-masal-anlatma

BANA MASAL ANLATMA (2014)

Komedi denince akla gelmeyen isimlerin aslında komedi işinde ne kadar da iyi olabileceğini gösteren yapımlardan biri. Gülmekten karnınıza ağrılar girmesinden mi bahsetsem, arada güzel enstantaneler yaşatan sahnelerden mi bahsetsem, oyuncuların doğal hallerinin muhteşemliğinden mi bahsetsem bilmiyorum; ama küfürsüz, belaltı esprilerin olmadan da komedi filmi yapılabileceğini gösteren müthiş bir film.

Tavsiye Hint Filmleri :

Ooo öyle hemen yüzünüzü ekşitmeyin Hint denince. Dans ve müziklerini çoğumuz her ne kadar sevmese de kendine hayran bıraktıracak yapımlar da yok değil. Bakalım bu yapımlardan kaç tanesini seyretmişsin :

NOT : My Name is Khan ve 3 İdiot 'u artık saymıyorum. Hint sinemasının sadece bunlardan ibaret olmadığını görmek lazım artık :)

tavsiye-hint-filmi-peekay

P.K (PEEKAY)

3 İdiot'un yönetmeni Rajkumar HİRANİ ' den müthiş bir film daha karşımızda. Başrolde de Aamir Khan oynayınca film kalitesi haliyle artıkça artıyor. Din olgusuna yaklaşım çok etkileyici bir şekilde anlatılıyor.

NOT : Film uzaylılardan bahsediyor gibi anlaşılabilir, sakın ha hemen kapatma. Yoksa çok pişman kalabilirsin

tavsiye-hint-filmi-bajrangi-bhaijaan

BAJRANGİ BHAİJAAN

Başrolünde kaslı oyuncumuz Salman Khan'ın oynadığı yer yer komedi çoğu zaman dramatik bu filmin etkisi seni bırakmayacaktır. Hatta yanında birkaç mendil bulundursan çok iyi edersin, zira bazı sahnelerde gözlerinden yaş geleceğine eminim. Ha hatırlatmakta fayda var, biraz uzun gelebilir ilk başta film; ama sonrasında keşke biraz daha devam etse diyebilirsin.

tavsiye-hint-filmi-3-moonu

3 MOONU

Dhanush'un ünlü olmasındaki en büyük film. Aslında filmin içerisinde geçen 'why this kolaveri di' müziği... Her ne kadar komedi gibi gözükse de yoğun bir dram seni bekliyor olacak haberin olsun. Bir de dipnot olarak yok efenim, şarkılar bağımlılık yapıyor diye kapımı aşındırırsan kabul etmem :)

Fazla uzatmadan bugünlük tavsiye 5 film sundum sana sayın okur. Başka bir zaman sana birkaç film tavsiyesinde buluncaya dek hoşçakal :) Sağlıcakla kal :)
Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Tercih Döneminde Dikkat Edilmesi Gerekenler - Tıp Tercihi

15 Temmuz 2015 Çarşamba
Zorlu bir senenin ardından birçok öğrenciyi şu an saran bir telaş var. Tercih dönemi, hangi üniversitede hangi bölümde hayatımı şekillendireceğim düşüncesi... Konunun uzmanı olmadığımdan her bölüm hakkında fikir belirtemem; ama 5 yıllık tıp eğitiminin bana gösterdiği tecrübeleri sizlerle paylaşarak tercih döneminde dikkat edilmesi gerekenler konusunda az da olsa yardımcı olabilirim. Tabi tıp ile ilgili branşta...

Birçok gencin ve/veya ailenin en güzel hayalidir doktor olmak/evladını doktor olarak görmek. Hayallerin mesleği olan bu bölümün neden bu kadar popüler olduğunu ÖNCEKİ YAZILARIMDA ve ŞU BAŞLIK ALTINDA kısmen belirtmiştim; ama tekrardan hatırlatmakta fayda var.

tip-neden-tercih-edilmelidir

A. TIPI NEDEN TERCİH ETMELİSİNİZ ?


1. Günümüz Türkiyesinde her şeyden öte tutulan bir durum vardır. O da gelecekte emin adımlar üzerinde durup duramayacağı [çoğunlukla maddiyat yönüyle]. Tüm meslekler arasında da geleceği en garantili meslek tıp olduğundan bu bölümü tercih etmelisiniz. [Üniversiteyi bitirdikten sonra işiniz hazırdır ve direkt olarak atanabilirsiniz.]

2. Maddi yönden biraz bağımsız bir insansanız ve çok sayıda ihtiyacınız bulunuyorsa bunlar için gerekli para konusunda daha az derdinizin olacağı bir bölüm varsa bunlardan biri de tıp olacağından bu bölümü tercih etmelisiniz. [Ortalama 3 bin tl nin üzerinde bir maaşınız olur]

3. Saygınlık bakımından insanlarımızın en çok saygı gösterdiği kişilerin başında doktorlar geldiğinden bu bölümü seçmelisiniz. [Eş, dost, akraba arasındaki popülerliğiniz tavan yapacaktır]

4. Duanın gücüne inanıyorsanız birçok insanın dualarında yer alacağınızdan emin olabileceğiniz en öndeki bölümlerden biri tıp olduğundan bu bölümü tercih etmelisiniz.

5. Sayenizde birçok ailenin yüzündeki gülümsemenin nedeni olmanın avantajını en fazla göreceğiniz bölüm tıp olacağından bu bölümü tercih etmelisiniz

6. Tıpın beraberinde getirmiş olduğu bir özellik de disiplin olduğundan daha düzgün bir hayat yaşamak istiyorsanız [ayrıca sorumluluktan kaçmamayı] bu bölümü tercih etmelisiniz

7. Yabacı dilinizi geliştirmek istiyorsanız ve bu durum zorunlu olmadıkça öğrenemiyorsanız TUS [Tıpta Uzmanlaşma Sınavı] u geçebilmek için TıpDil/YDS [Yabancı Dil Sınavı] sınavlarından en az birini vereceğiniz bölümlerden biri tıp olduğundan bu bölümü seçmelisiniz.

tip-okumanın-zorluklari

B. TIPI NEDEN TERCİH ETMEMELİSİNİZ ?


1. Tıp, normal eğitim süresi en az 6 yıl olan ve ardından uzmanlık süresinin de ortalama 4-5 yıl olduğu bir bölümdür. Yani bir dalda uzmanlaşmak istiyorsanız minimum okumanız gereken süre 10 yıldır. Ki ilk 6 senedeki eğitim herkes için zorunlu olduğundan uzman dahi olmazsanız en az 6 sene okumanız gerekir. Bu kadar uzun süreli bir bölümü her insan kaldıramayacağından tıpı tercih etmemelisiniz.

2. Maddi yönden ilk 5 sene ister istemez sorunlar yaşayacağınız bir bölümdür. Nerden çıktığı belli olmayan bir fısıltı halinde tüm ülke genelinde yayılanın aksine tıp öğrencileri sadece 6.sınıfta maaşa bağlanır. İlk 5 sene bırakın maaşı burs bulmakta dahi büyük sorunlarla karşılaşabilirsiniz. [Zaten sen tıp okuyorsun herkes sana destek çıkıyordur denile denile çaldığınız kapılardan eli boş dönmeniz pek büyük bir ihtimaldir] 6. sınıfta verilen cep harçlığının maaş diye nitelendirilmesine bakmayın. Zira verilen para 370 tl gibi bir para. Bu kadar zahmet içerisinde bir de maddi yönden sıkıntı yaşamak istemiyorsanız tıpı tercih etmemelisiniz

3. Uzmanlığınızı bitirip göreve başladığınızda dahi hayalini kurduğunuz o maaşa sahip olacağını düşünüyorsanız yanılacağınız bölümlerin başında tıp geleceğinden bu bölümü tercih etmemelisiniz. [Genel Cerrahi de yard. doç. hocamızın maaşı 6 bin tl ydi.]

4. Saygınlık kazanırsınız kazanmasına; ama nedense birçok insanın otomatikmen kendini küçük görmeye başladığı bir alana da girebilirsiniz. Yani sizin tıpta okuduğunuzu öğrenen birçok insan direkt olarak -altta kalmamak için midir bilmiyorum- benim yiğenim de kuzenimde eniştemin kızı da tıp okuyor diyaloğuyla karşılaşmak istemiyorsanız -siz ne kadar öyle düşünmeseniz de çevrenizdeki bazı insanların gözünde kibirli bir varlıksınız- tıpı tercih etmemelisiniz.

5. Tıpta okuduğunuzu öğrenen topluluktan en az biri size bedenindeki rahatsızlığı söyleyip tanısını koymanızı ve tedavisinin ne olduğunu yazmanızı isteyecektir. Bilmiyorum, daha öğrenmedik sözünün ardına da en fazla üç sene saklanabileceğiniz için toplum tarafından aşağılanabileceğiniz bir bölüm de tıp olduğundan bu bölümü tercih etmemelisiniz.

6. Yaralanma, ciddi hastalık, ölüm gibi tehlikelerin sizi beklemesini istemiyorsanız tıpı tercih etmemelisiniz.

7. İlk 5 senenin sonunda intörn olarak nitelendirilirsiniz ve 12 ay boyunca nöbetlerle, köle gibi çalışmakla yükümlü olacağınız bölümlerin lideri olan bir durumla karşılaşmak istemiyorsanız tıpı tercih etmemelisiniz.

8. Yıldan yıla artan sağlıkta düzenlemeler (!) adı altında doktorların birçok hakkını elinden alan yaptırımlara maruz kalmak istemiyorsanız tıpı tercih etmemelisiniz.

9. Her sene kontenjan artışı olduğu halde kaliteli bir eğitim de aynı oranda düştüğü ve 6 senenin sonunda tabiri caizse niteliksiz bir doktor olmak istemiyorsanız bu bölümü tercih etmemelisiniz. [Birçok üniversitede kontenjan sorunu yüzünden öğrencilerin sınıfta yer bulamadığı, bazen ayakta durup ders dinlemek zorunda olduğu gerçeğini unutmayın. Ve 250-300 kişilik bir sınıfta anlatılan dersin ne kadar verimli olabileceğini varın siz düşünün. Twitter da #TıptaKontenjanSorunu hastagi altında öğrencilerin ve hocaların değerlendirmelerini öğrenebilirsiniz]

10. Üniversiteye başlarken ki hayallerinizin daha ilk aşamada suya düşeceği, stres dolu günlerin kapınızdan ayrılmayacağı [ki saçlarınız bu süreçte ilk feda edilen yapınızdır] öğrenci olup ders çalışma ritüelinin ayrılmaz bir parçanızın olacağı [tıpta profesör dahi olsanız kendinizi sürekli güncellemeniz gerekir], tatil günlerinizin artık yavaş yavaş son bulacağı [son iki yıllık eğitim içindeki toplam tatil süresi yaklaşık bir aydır. Yani 24 aylık eğitimin 23 ayını siz çalışarak -öğrenci vasfıyla- geçireceksiniz] alan tıp olacağından bu bölümü tercih etmemelisiniz.

11. Unuttuğunuz veya bilerek yaptığınız bir hatadan sonra çok büyük miktarda tazminat davalarına maruz kalacağınız bir bölüm tıp olduğundan bu bölümü tercih etmemelisiniz. [Bir hocamız anlatmıştı. Yenidoğan bir bebeğin rutin kontrollerinde yaşama daha fazla tutunamayacağı birkaç gün sonra öleceği ailesine söylenmiş. Ailesi de tamam, doktor bey bari evladımızın son günleri hastanede değil de evde geçsin deyince doktor kabul etmiş ve bebeği aileye verip göndermiş. Sonraki günlerde ise hakkında tazminat davası açıldığını öğrenmiş. (300 bin tl) Sebebi ise o ailenin doktor bebeğimizi eve götürmemiz konusunda ısrarcı olmasaydı götürmeyecektik ve evladımız ölmeyecekti savı. Doktor da yazılı bir onam almadığından bu cezayı ödemek durumunda kalmış]

Son zamanlarda hayallerinizdeki bu mesleğin neden tercih edilmemesi gerektiği konusunda yazılabilecek sebeplerin çoğaldıkça çoğaldığını göz ardı etmeyin. Sonraları ise vazgeçmek istediğinizde iş işten çoktan geçmiş olabilir. [4.sınıfta okulu bırakıp yeniden sınava hazırlanan öğrenciler bile var].

Tercih dönemi, belki de en stresli dönemlerden biridir. Çünkü bundan sonraki geleceğinizi belirleyecek kararı verirsiniz. İnce eleyip sık dokumayı unutmayın.
Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

10 Haziran 2015 Çarşamba

Pedofili Hastalığı Nedir ?

10 Haziran 2015 Çarşamba
Pedofili Hastalığı Nedir?
Sayın okur
Ne yazık ki bugün okuyacakların pek de hoşuna gitmeyecek türden bilgiler olacak ve ne yazık ki bu bilgilerin de gerçekliği son dönemde olabildiğince artan bir seyir göstermekte. Evet,pedofili hastalığı ve bunun insanlara yansıması.

NOT : Bundan birkaç zaman önce takip ettiğim blogların birinde bu konuya değinilmişti; ama ne yazık ki şu an o yazıyı bulamıyorum :( Sevgili blog yazarından özür dileyerek bu konu hakkında kaynak gösteremeden oradan aklımda kalanları da bu yazımda paylaşacağım.

pedofili hastalığı nedir


Pedofili Hastalığı Nedir ?

Pedofili hastalığı, en az 6 ay boyunca, ergenlik çağına girmemiş çocuk veya çocuklarla cinsel bir aktivitede bulunmayla alakalı olarak cinsel yönden fantezi, dürtü veya davranışların yineleyici olarak ortaya çıkması olarak tanımlanır kitaplarda. Yani temelde anlamamız gerekenin insan kılığındakilerin çocuk sayılan kişilere cinsel haz beslemesi ve bunu durduramaması. Ki bu da tedavi gerektiren en büyük ruhsal bunalımların başında gelir belki de.

Peki, pedofili hastası bireyler deyince aklınıza pejmürde, ilk olarak bakıldığında güvensiz, serseri biri mi canlandı ? İşte ne yazık ki zihninizde canlananın tam aksine ortama uyum sağlamış bir kişilik gösterirler. Güzel bir iş, eş ve ailesi olan hatta okumuş ve çevresindekilerce de alicenap olarak tanınabilirler.

NOT : Sakın yanlış anlaşılmasın, böyle bireylerin pedofili kişilikli olduklarını söylemiyorum. Sadece bulundukları ortama adaptasyonlarını sağlayan canlılar olduklarını göstermek istedim.

Kurbanlarını nasıl seçtiklerine gelince de işte ailelerin en büyük zaafları burada devreye giriyor ne yazık ki. Nasıl mı ? Haydi gelin de bir pedofili senaryosu oluşturalım : [Senaryo olsa keşke :( ]

6 yaşında tertemiz, dünyanın en güzel kızının okula başlama zamanı gelmiştir. Annesi [ki kocasından ayrılmış olsun] ilk defa bu sevinci yaşamanın kalıcı olması için kızının, o elbiseler içerisinde parıldayan meleğinin, fotoğraflarını çeker. Bir de bunları sosyal medyada arkadaşlarıyla paylaşarak sevincine herkesi ortak etmek ister. Ama o da ne, Facebook’tan tanımadığı bir adamdan arkadaşlık teklifi gelmiş. Kim ki bu, hem tipi de hiç fena değil. Neyse ben kabul edeyim. Sonra kim olduğunu bulurum deyip o adamı ekler. Bir de kızının fotoğraflarını paylaşır ‘Meleğim bugün okula başlayacak’ durumuyla.

Hangi okula gittiğini de ya yazar ya da check-in ederek sosyal medyaya bu güzel anını paylaşır. Kızını okula bırakır; ama bir türlü ayrılamaz oradan. Çünkü ilk defa ayrı kalmıştır kendisinden. Ama işlerini de yapabilmek için gerisin geri üzülerek de olsa döner.

Artık okulun son zilinin çalmasını bekler; ama meleğini bir türlü göremez. Etrafına bakınır, sınıfları inceler, okuldaki öğretmenine sorar; ama ne yazık ki meleği ortalıkta yoktur. Son çareyi polis karakolunda bulur. Uzun araştırmalar sonucu kızının ülke dışında olduğu anlaşılır. Çünkü o tanımadığı insan aslında bir çocuk kaçakçısıdır ve kaçırdıkları çocukları para karşılığında dünyanın farklı yerlerine, hasta ruhlara para karşılığında satan insan gibi gözüken; ama insanlıktan nasibi alamamış bir varlıktır. O tertemiz melek de Güney Afrika’nın bilmem hangi ülkesindeki zenginlerden birine 38 bin Euro karşılığında 43 yaşındaki ahlaksız birine peşkeş çekilmiştir.

Ah, ah sayın okur

Bakmayın siz senaryo dediğime, son zamanlarda yaygınlaşan bu olayların haddi hesabı yok. O yüzden siz ailelerin pedofili hastalığına karşı olabildiğince uyanık olması gerek.

Pedofilik Bireylerden Nasıl Korunulur ?

Bu işin uzmanı değilim elbette; ama birkaç tavsiye verebilirim sizlere. Bunlar;

Sosyal medyada var olmak elbette sizin de hakkınız; ama gizliliğinizi de korumaktan vazgeçmeyin.

Çocuklarınızla mutlu anlarınızı elbette paylaşmak istersiniz. Ama bunu herkese değil de sadece tanıdıklarınıza göstermeniz yetmez mi ? İllâ ki tüm dünya alemin duyması mı gerekli ?

Özellikle kız çocuklarınızı giydirirken mümkün olduğunca açık giydirmeyin. Evet, belki havaların sıcak olması bahanesini hatırlayabilirsiniz, evet belki gericilik olarak addedebilirsiniz; ama sosyal alemde bu tür çocukların binlerce fotoğrafı olduğu ve çevredeki birtakım insanların o haldeki bir melekten bile cinsel haz duyabilecekleri düşünülünce söylediğimin pek de yabana atılmaması gerektiğini anlarsınız.

Çocuklarınızla, yabancı insanlar ile konuşma noktasında uyarıcı davranmayı sakın ihmal etmeyin. Sadece aile bireyleriniz arasında bilinecek şifrelerle onları korumaya çalışın.

Bugünlük de ben de bu kadar. Pedofili hastalığıyla ilgili bir farkındalık oluşturabilmek adına yazdığım bu yazı umarım az da olsa etkili olmuştur.

Mutlu gelecekler için farkındalık oluştur…

Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

31 Mayıs 2015 Pazar

Sağlıkta Şiddet Terörü

31 Mayıs 2015 Pazar
Sağlıktaki şiddet terörü dur durak bilmezken iki örnek vereyim sadece :

30 yaşlarında uzmanlığını yeni kazanmış bir doktor... Yakın zamanda ise çok sevdiği çocuklardan birine sahip olacak bir baba adayı... Gaziantep'te ise sıradan bir gün...

Hastanede 80 li yaşlarda bir hastanın ameliyatı yapılır. Ama hayatta kalma olasılığı belki de öte taraflara gitmekten daha az... Dr. Ersin ARSLAN elinden geleni hatta daha fazlasını yapar; fakat ecel vakti gelince durdurmak ne mümkün, hasta ahirete doğru yolculuğa başlar. Ah, ah... Şimdi bu kara haberi nasıl yakınlarına ulaştırabilir ki bir doktor ? Başınız sağolsun, hastanızı kaybettik demek nasıl bir felaket doğuracak kimbilir düşünceleriyle torununa haberi verir üzüntüyle.

saglikta-siddet-teroru-bitsin


Torunu ilk başta ağlayıp, sızlar; ama sonra nedense sinirlenmeye, dilinden belki de hakaretler dökülmeye başlar. Doktorluk sadece fiziksel sorunları tedavi etmek değil, ruhsal devinim yaşayanları da anlayabilmektir deyip hakaretlere göz yumar Dr. Ersin ARSLAN

Biraz zaman geçtikten sonra torun hâlâ sinirli, beni büyüten dedemi nasıl öldürdün naralarıyla hastanede fır döner. Ve haklılığına (!) çözümü de o gencecik doktora, baba adayına bıçağı saplamakta bulur. Hakettin doktor, dedemi öldürmekle ölümü hakettin sözleri belki de Dr. Ersin ARSLAN'ın duyacağı son sözler olur. Ve görevi başında şehitlik mertebesine yükselir.

Artık doktor efendi dönemi bitti deyip medyada birer hedef haline getiren söylemlerin ardı arkası kesilmeden 2 gün önce yeni bir ölüm haberi daha yankılandı ülkemizde. Ki duydunuz değil mi o çığlığı, yılın doktoru ünvanını alan Dr. Kamil FURTUN'un üç kurşunla ruhlar alemine göçmesinin çığlığını. Yoksa hangi elbiseyi giysem bana daha çok yakışır tartışmalarından ya da bugün adadan kim elenecek diye yapılan tahminlerden kulaklarınız duymadı mı ?

Ah canım ülkem, bir doktor kolay kolay yetişmiyor sözünü yoksay kısa süreliğine. Bir insanın ölümünü düşün. Hiç mi için sızlamadı, hiç mi nasıl kıydılar diye hüzünlenmedin ve bunu yapanlara içten içe hiç mi kızıp köpürmedin ? Ah be canım ülkem, ne oldu sana böyle ? Nerde insanlık diye savunduğun o koca kavram ?

Sağlık terörü kol gezdikçe doktorunu savundun mu hiç ? Yoksa, amann bana ne, dövülmüşse vardır bir kabahati. Yoksa durup dururken bir insan bir başkasını döver mi ? Hatta daha ilerisine gidelim, durup dururken bir insan bir başkasını öldürür mü ?

Canım ülkem, Dr. Kamil FURTUN'u öldüren adamın dilinden dökülen şu sözler mi haklılığı savundurtur :

Canım sıkıldı, arada böyle farklı zevklerim var. Hoşuma gitti ve ben de vurdum.

Bundan sonrası için diyecek söz var mıdır ?

***

Sağlık sisteminde ilerlemeler kaydedildiği halde doktor cephesinden baktınız mı hiç olaylara. Bağrılan, hakaretler edilen, dövülen ve hatta öldürülen o doktorların gözünden. Biraz bakalım hep beraber :

saglikta-siddet-kabul-edilemez

Muayeneye gittiğiniz bir doktoru düşünün. Kapı önünde olduğunca uzun bir kuyruk... Sıranızı beklerken girip de çıkmak bilmeyen o hastaların ardı arkası kesilmeyince bağrışmalar başlıyor içinizde. Sabır, sabır deyip beklemeye devam ediyorsunuz; ama o sırada bir bakıyorsunuz ki sırası sizden sonra olan biri önce içeri giriyor ve bu da yetmezmiş gibi doktor içeriden çıkıyor ve yüzünde eksik olmayan gülümsemeler, kâhkahalar... Yeter ulan artık. Ne biçim doktorsun sen ? Kaç saattir burada bekliyorum ağaç gibi, sen ise işin şamatasındasın. Benim vergilerimle maaşını kazanıyorsun. Bana hizmet etmeye mahkumsun sözleri dökülmeye başlıyor dilinizden birer birer. Dur yolcu, bir de doktorun gözünden bakalım mı ?

Hastaları almaya başlayalım artık. Evet ilk hastamızı çağırın .... hanım/bey. Hoşgeldiniz, şikayetiniz neydi ? Hocam başım ağrıyor, midem bulanıyor, hiç bir şey yiyemiyorum. Eklemlerim acıyor, ayağım kırılmış gibi hissediyorum. Midem delinmiş gibiyim. Ve arkası gelmeyen şikayetler... Bakın tüm bunlar siz de olabilir; ama asıl sorununuz ne ? Bu sefer yavaş yavaş anlatmaya başlıyor hasta. Bundan sonra gerekli tetkikler istenip hasta yönlendiriliyor.

İkinci hastada sıra. O da aynı şekilde ve bu sefer daha bilgili. Kalbindeki damar kopmasına benzer acının nedenini internette araştırınca Kawasaki hastalığı gibi bir tabir duymuş. Belirtilerine bakınca da tamam ben de kesin Kawasaki hastalığı var deyip doktora onaylaması için gelmiş. Hikayesini almaya başlıyor doktor ve ağrının 5 km koştuktan sonra ortaya çıktığını anlayınca anlatmaya başlıyor hastaya. Bu fiziksel bir şey, çünkü koştukça kalbiniz hızlanır ve kan akımı artar ona bağlı hissettiğiniz acı oluşabilir tıpkı siz de olduğu gibi; ama gel de bu bilgili hastaya anlat. Doktora ne gerek var, internet nimeti her şeye yeter de artar değil mi ?

Sonra bekleyen yaşlı bir hasta var. Sıra önceliği onda olduğundan o alınıyor içeriye üçüncü sırada. Ama yaşlı hasta hoş sohbet... Konuşmaya başlamasıyla insanı güldürmesi bir. Ah dede, hoşgeldin sayende biraz da olsa güldük deyip kapıdan uğurluyor gülümsemeler eşliğinde; ama dışarıda hakaretler başlıyor birden. Birileri dövmek amacıyla üzerine yürüyor. Ama halk zar zor zaptediyor.

Söyler misiniz doktorun ne suçu var burda. O da insan değil mi ? Gülemez mi, eğlenemez mi ?

***

Sen ey canım ülkemin sessiz kalan insanı, seni muayene eden ve hastalığından Allah'ın izniyle kurtaran doktorun hakaretler işittiğinde, dövüldüğünde neden susuyorsun. Neden savunmuyorsun doktorunu ? Zulme sessiz kalan, zulmü işleyen gibi sayılmıyor mu ? Öyleyse onlardan ne farkın kalıyor söylesene canım ülkemin sessiz kalan insanı, ne kalıyor ?

***

Son söz olarak : Sağlık terörü artık bitsin, kolay kolay yetişmeyen bir doktor, efendi olmak için değil sana hizmet etmek için çabalıyor o kadar uzun süre canım ülkem. Sağlıkta şiddeti sona erdirmek artık senin elinde. Dur demek senin elinde. Doktorunu savunmak senin elinde.

***

Bu yolda ölen tüm doktorlara, sağlık çalışanlarına Allah'tan rahmet diliyorum.

Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

7 Mayıs 2015 Perşembe

Kalp Dile Geldi - 2

7 Mayıs 2015 Perşembe
Allah’ın selamı üzerinize olsun ey ademoğlu !!!

Önceki yazımda ben, yani kalp, dile gelip Rabbimin izin verdiği ölçüde kendimi biraz tanıtmaya çalışmıştım. Uzun süreden beridir sesimin çıkmamasına aldırış etmeden beklediğiniz için kaldığım yerden yine dile gelip kalple ilgili bazı bilgileri vermeye devam edeceğim. Ama henüz okumamış olanlar veya yeniden hatırlamak isteyenler için ŞURAYA bakmanızı öneririm.

kalbin-fizyolojik-ozellikleri

Boyutlarımın küçük olmasına bakmayın. Tüm vücudun beslenmesi, soluması, artık ürünlerinin atılabilmesi için olmazsa olmaz gereksinim benden güç alarak, tabi ben de Rabbimden güç alıyorum, pompalanan kan. Ve bu kan aort denen ana atardamar aracılığıyla tüm vücuda dağılır.

Ben her ne kadar vücudu beslesem de benim de beslenebilmek için yaptığım bazı davranışlarım var. Mesela ;

Vücuda gönderdiğim kanın bir kısmı benim üzerimde seyreden ufak ve karmaşık birtakım kan damarları aracılığıyla [koroner arterler] beslenmem sağlanır. Ve bunlar -ki temel olarak üç tanedir- benim tüm kas tabakalarımın içerisinde dağılarak her kısmımın beslenmesi görevini üstlenir.

Sizlerin kalp krizi olarak bildiğiniz hadise de aslında beslenmemin önündeki engellerden kaynaklanır. Eğer beni besleyen bu damarlarda belirli bir düzeyi aşan tıkanmalar olduğunda işlev görmem son derece zahmetli bir hâl alır ve ben artık çalışamaz duruma gelirim. Hastaneye gittiğinizde size basit gelen; ama olmazsa olmaz şey bulunduğum vücuda çiğnetilerek verilen aspirin. Bu aspirin sayesinde tekrardan çalışabilmem mümkün olabilir.

Ey Ademoğlu

Sizlerin kullandığınız meşhur bir söz vardır :

İnsan, para kazanmak için sağlığını daha sonra da sağlığını kazanmak için de parasını kaybeder.

Birçoğunuz, bu dünyaya gönderildikten sonra para sevdasıyla o kadar çok meşgul oluyorsunuz ki gözünüz başka hiçbir şeyi göremez duruma geliyor. Sonrasında da kazandığınız paraları bozulmaya başlayan sağlığınızı tamamen bozmaya harcıyorsunuz. Yağlı yiyecekleriniz, tatlıya düşkünlüğünüz, kırmızı et sevdanız gibi birçok olumsuzluklar tüm vücudu etkilediği gibi beni de etkilemekte. Yükselen kolesterol seviyesi, aynı zamanda damarları tıkamakta ve bu da dolaylı olarak beslenmemi azaltmakta. Kısacası elinizden kayıp gitmeden sağlığınızın kıymetini bilin. Yoksa daha sonraları çok ama çok dövünürsünüz.

Rabbimden aldığım müsaade bu kadar. Belki başka bir gün başka bir organın dillenmesine izin verilir ve sizler de ne kadar muhteşem bir şekilde yaratıldığımızı anlarsınız.

Sağlıcakla kalın ey Ademoğulları :)

Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

12 Nisan 2015 Pazar

Kalp Dile Geldi - 1

12 Nisan 2015 Pazar
Kalp, vücudumuzun motor gücü, pompalama makinesi gibi isimlerle adlandırılsa da bir de kendisinden dinleyim ne olduğunu. Düşünün kalp dile gelse ne der acaba bizlere ?

kalbin-anatomik-gorunumu

Allahın selamı üzerinize olsun ey ademoğulları !

Ben sizin kullandığınız dilde genellikle kalp diye bilinen organım. Bugün dile geldim ve kendimi tanıtmaya çalışacağım sizlerin huzurunda. Kalp, nasıl dile gelir diye merak ediyorsanız sabredin. Birazdan anlamaya başlayacaksınız.

Tıp dilinde, Latince'de, 'cor' diye ya da eski Yunanca'da 'kardia' diye adlandırılırım. Ne pek ağır [kalp, ortalama ağırlık olarak cinsiyetler arası, spor yapıp yapmama gibi değerlerden etkilense de 200-350 gram civarındadır] ne de pek büyük [ortalama olarak bir kişinin yumruğu kadardır] bir organ sayılsam da Rabbimin verdiği görev sonucunda vücudunuz için olmazsa olmaz benim. Çok büyük konuştuğumu sanıyor olabilirsiniz; ama haklı olduğumu kendimi tanıtınca göreceksiniz.

Rabbim, beni çok korunaklı bir alana koymuş. Rahat atabilmem, hareket edebilmem ve çevresel etkenlere karşı korunabilmem amacıyla çevreme bir zar [perikard] yerleştirmiş. Hemen önümde akciğerlerin sağ ve sol kısımları [lob] yer almış ve onların üzerinde de kemikten bir kale, göğüs duvarı [costalar ve sternum] inşa etmiş. Kalenin üzerinde güçlü kas [pektoral kaslar], yağ ve bağ dokusu ve cilt tabakalarıyla desteklemiş korunaklı yerimi.

Boyutum az, ağırlığım küçük olsa da kalp diye dillendirilen ben 4 farklı bölüme ayrılıyorum. Vücutta gezinen tüm kirli kanın toplandığı sağ kulakçık [right atrium] bu kulakçığın kasılmasıyla kanın akciğerlere gitmeden önce depolandığı yer diyebileceğim sağ karıncık [right ventricle], akciğerlere gidip temizlenen kanın geldiği sol kulakçık [left atrium] ve temiz kanın tüm vücuda pompalandığı sol karıncık [left ventricle]. Hem öyle güzel yaratmış ki Rabbim beni kirli kan ile temiz kanın karışmaması için kulakçıklar arasında bir duvar [atrial septum], karıncıklar arasında da başka bir duvar [ventriculer septum] koymuş. Böylece sağlıklı bireylerinizde temiz kan ile kirli kan birbirine karışmadan benim içimde bir döngü halinde dolaşabiliyor.

NOT: Benim temel görevim kanı vücuda pompalamak olsa da başka görevlerim yok sanmayın. Ama şu an için bunlardan bahsetmeyeceğim. Sadece temel görevim hakkında bilmediklerinizden konuşacağım.

Siz insanoğlu beni çoğu zaman hatırlamaz hatta anlamaz bir halde yaşamınızı sürdürüyorsunuz; ama bana emredilen kan pompalama görevi bile muhteşem sayılarla ancak ifade edilebilir. Gelin sizlerle ufak bir hesap yapalım, ne dersiniz :

Türünüzün yetişkinlerinde ortalama bulunan kan miktarı 5 litre civarındadır ve bu miktar bir dakika içerisinde  benim tarafımdan vücutta dolaşım sağlar. Ben ortalama her atımda yaklaşık 70 ml temiz kanı pompalarım ve sizlerin de ortalama kalp atım sayınız 72 defa olsa 5040 ml kan bir dakika içerisinde tüm vücuda pompalanır. Benim gecem gündüzüm olmadığından gününüzün her anında ben çalışırım ve bu da günlük olarak yaklaşık 7200 lt kanı [hatta daha fazlasını] vücudunuzun her yerine ulaştırmak demek. Günde 100 binden fazla defa attığımı da unutmayın sayın. Düşünün ki koskocaman yıllarınızın içerisindeki bir günde ben bu şekilde çalışıyorum. Şimdi unutmazsınız artık beni değil mi ?

Bir de benim gönderdiğim kan, damarlar aracılığıyla vücudunuzun her yerine ulaştırılmaya çalışılır ki her taraf kan ile beslenebilsin. Peki hiç düşündünüz mü acaba ? Vücudunuzdaki damarların ne kadar uzunlukta olduğunu ?

Sizin türünüzün düşünenleri şöyle bir ifade kullanmışlardı :

Vücuttaki tüm damarları çıkartıp uç uca ekleme gibi bir imkân olsaydı bir insandaki damar uzunluğu dünyanın çevresinde üç tur atardı. [Dünyanın çevresi 40 bin km dir yaklaşık olarak. Bu da demek oluyor ki tüm damarların uzunluğu 120 bin km] Rabbim vücudu o kadar güzel yaratmış ki bu 120 bin km lik uzunluğa sahip damarlar birbirine dolanmadan, birbirinden kopmadan vücut içinde intizami bir şekilde yer alıyor. Ne kadar da muhteşem değil mi ?

damar-anatomisi

Ey Ademoğlu !

Kendimden daha yeni yeni bahsetmeye başlamışken bile ne kadar harika yaratıldığımı anlamaya başlamışsındır artık sanırım. Ama bir yerlere ayrılma sakın. Dile gelmeye başlayınca susmam uzun sürer çünkü :)

Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

21 Mart 2015 Cumartesi

Doktor Hataları ve Medya

21 Mart 2015 Cumartesi
Doktor Hataları ve Medya
Hani çoğu zaman haberlerde görürüz  şöyle bir durumu :

Olay, olay, olay… A şehrinde 2 ay öncesinde şu ameliyatı geçiren X.Y şahsının  karnında spanç [gazlı bez] unutuldu. Karnındaki ağrı şikayetiyle hastaneye tekrardan başvuran X.Y, doktorlar karnımdaki gazlı bezi çıkartmayı unutmuşlar. Karnımın ağrısı bundanmış dedi. Bu kadar bariz bir ihmalin yapıldığı doktorlara gerekli mercilere başvurularak soruşturma açıldı. İlerleyen günlerde davanın seyrini tekrardan sizlere ulaştıracağız.

Hatta bazı haber spikerlerinin de kendi yorumlarını kattığı şu haberler de yok değil :

Zaten artık karında spanç kalmasına şaşırmıyoruz, kalmaz ise o zaman bunu haber yapacağız.

doktor-hatalari-ve-medyadaki-sunum

Burada o doktorların yanlışlarını savunmak değil amacım. Sadece özellikle de medyada yapılan bazı yargısız infazların bir de doktorların gözünden değerlendirilişini yazacağım. Tabi bunu anlatmanın en iyi yolu, gerçeklerden örnekler sunmaktan geçer.

Kadın doğum stajında iken birkaç kez ameliyata girme fırsatı buldum. Ameliyata sabah 8 gibi indik stajyer arkadaşlar olarak. Yaklaşık 10-15 dakika sonra ameliyatı yapacak hocamız geldi ve sterilite sağlandıktan sonra ameliyata başladı. 15-20 dakika sonra hocamız bize bir şeyler anlatmaya başladı. Şu yapı şöyle, bu yapı böyle diye. Arada da normal sohbetler geçiyor. Dün gece acil bir ameliyat nedeniyle eve geç gittiğini ve bu yüzden de sadece 4 saat uyuyabildiğini söyledi. Bugünkü programına baktığımda şunu gördüm :

Sabah yaklaşık 2,5-3 saat sürecek bir ameliyatın ardından yarım saat dinlenmesi var. Ardından yine 1,5-2 saat sürecek bir ameliyatı daha var. Öğle yemeğini yedikten sonra 3 saat kadar sürecek bir dersi vardı bizlere ve neredeyse hiç dinlenmeden girmesi gereken ağır bir ameliyat daha var. Ha bir de ameliyatta oturma gibi bir lüksünüz olmuyor kolay kolay. Çoğu zaman ayakta kalmanız gerek. Ki o hocamız ders anlatırken de oturmaz, sürekli hareket eder. Yani vaktinin çoğunu ayakta geçiren, yeteri kadar uyuyamayan, üst üste girmesi gereken birkaç ameliyatı olan bu doktorlar da birer insan. Eee bu insanların bir de ailesi var. Duygusal yönden de sürekli bir motivasyonun olması da söz konusu olmuyor. Acaba hata yapması normal mi değil mi böyle bir durumda.

Başta da dediğim gibi doktorun yanlış yapmasını haklı bir nedene bağlamak amacıyla anlatmıyorum bunu. Yargısız infaz yapan medyaya, sadece medyanın dediklerine göre hareket eden onlarca insana o doktorun da bir insan olduğunu, nasıl böyle bir hata yapabildiğini anlatmaya çalışıyorum.

Varın gerisini siz düşünün. İnsanları eleştirmeden önce az da olsa empati yaparak karşımızdakini düşünmek gerek değil mi ?

Empati yapabilme yetisini unutmamak temennisiyle :)
Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

28 Şubat 2015 Cumartesi

Tıp Fakültesi Okumamak İçin 5 Neden

28 Şubat 2015 Cumartesi
Uzun bir süreden sonra tekrardan aranızda olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Önceki yazılarıma genel itibari ile bakıldığında onlarda tıp fakültesinin güzelliklerini anlatan bir hava hakimdi. Bugün ise tıp fakültesi okumamak için 5 nedenden bahsedeceğim.

tıp-okumamak-icin-nedenler

Tıp fakültesini okumaya başlamadan önce neden bu bölümü seçtiğinizi iyice düşünün. İş garantisi, para fazlalığı gibi konulardan ötürü seçiyorsanız muhtemelen 6.sınıfın sonuna doğru o güzelim saçlarınız dökülmüş, yüzünüzde kırışıklıklar cirit atmış, ruhunuzun huzurevi sakinlerinden farkı kalmamış ve dilinizde de hay bu tıp fakültesini seçenin cümlesi yer edinmiş halde bulursunuz kendinizi.

Tıp fakültesi uğraş alanı dünyanın en zor varlığı insan olduğu için azami derecede sabır, anlayışlılık ve empati konularını beraberinde getirir. Yüzü asık, bağırıp çağırmaktan başka bir bildiği olmayan, insanlara tepeden bakan bir doktorun hastasına faydasından ziyade zararı dokunacağı için bu değerler iyi bir doktorun olmazsa olmazıdır. Gerçi kendinde bu değerleri bulmayan insan sayısı az olduğundan şöyle bir örnekle kendinizi değerlendirebilirsiniz :

50'li yaşlarında size getirilen bir kadın hastanız var; ama kendisi tek kelime Türkçe bilmiyor. Aynı zamanda hastanın mental durumu [akıl sağlığı] aynı dilden konuşsanız bile düzgün cevaplar alamayacağınız bir halde. Temizlik yönünden hassas olmanıza rağmen hastanız tam aksine temizlik konusunda hiç hassas değil. Böyle bir durumda eğer ben hastamı Allah'ın izniyle tedavi edeceğim diyorsanız bilin ki bu değerler siz de vardır. Yok başka bir doktora gönderiyorsanız, amann nesi olacak ki deyip yüzeyel bir muayene yapıyorsanız bilin ki iyi bir doktor olabilmeniz sadece hayallerde olabilecek bir durumdur.

Tıp fakültesinin en zorlu kulvarlarından biri de sınıfı geçebilme halidir. Siz o kadar çok çalışıp milyonlarca kişinin girdiği bir sınavda ilk 10 bin içerisindeki yerinizi almanıza rağmen sınavlara çalışma döneminde ve sınav sonrasında açıklanan notunuzu öğrendiğinizde kendinizi gerizekalı hissedebilirsiniz. Çünkü günlerce çalışmanıza rağmen veya çalışmaya çalışıp da notları anlayamamanıza binaen böyle bir duruma düşmeniz gayet doğal bir sonuçtur. Ayrıca alttan ders alma ihtimali olmadığından tıp fakültesinde istenilen ortalamanın altında kalındığında koca bir sene sınıfı tekrar okumanız ise kaçınılmaz korkularınızdan olabilir.

Ben üçüncü sınıfta büte kaldığım dönemin o ızdırabı yaşadıktan sonra sınava girmiştim ve sınavın açıklanmasıyla büyük bir hüsrana uğramıştım. Çünkü sınıf tekrarına kalmıştım. O an evden üzerime bir şeyler alarak okula gittim. Sınavları açıklayan hocanın odasına gittiğimde 4,5 puan ile sınıfta kaldığımı öğrendim. Tabi resmi sonuçlar olduğundan da artık sınıfı geçebilme umudum kalmamıştı. Aileme, akrabalarıma, benden beklentisi olan insanlara ne diyecektim ki ? Ama her zaman desteğini esirgemeyen ailem sayesinde o sınıfta kaldığım dönemi atlatabildim. Aldığınız tüm burslar kesilir, başka hiçbir bursa başvuramazsınız, 3 sene beraber okuduğunuz arkadaşlarınızdan ayrılırsınız vs. durumlara alışabilmek de bazen epey uzun zaman alabiliyor.

Tıp fakültesi kız arkadaş gibidir. Sürekli ilgi ister, ilgi göstermeseniz bir güzel tribini atar ve siz öyle ulu orta şaşkın bir halde kalırsınız. Diğer fakülte öğrencileri gibi aktif bir sosyal yaşantınızın olmasını beklemek de nafile. Çünkü ortalama her 6 haftada bir sınavlarınızın ve sınavdan önceki iki hafta yoğun çalışma dönemi olması, saçlarınızın sakallarınızla birlikte bağımsızlığını ilan etmesine neden olabilir. Tipik bir dağ adamı gibi gözükebilirsiniz. Zaten günlük devam ettiğiniz okulunuz sabahın erken saatlerinde başlayıp ikindiye doğru bittiğinden hafta içi doğru düzgün bir aktivite yapmanız mümkün olmayabilir. Hafta sonları ve ekstra tatillerde de konuları yetiştirmeye çalıştığınızdan asosyal bir varlık olmanız içten bile değil. Tıp fakültesini tercih eden öğrenciler mi asosyaldir yoksa tıp fakültesi mi öğrencileri asosyal hale getirir muammasının bir ferdi olup gidersiniz.

Tıp fakültesi normal eğitim süresi minimum 6 sene olan bir fakültedir ve bu süre sonunda pratisyen hekim ünvanıyla mezun olursunuz. Bölümünüzü de bu sürenin sonunda gireceğiniz TUS [Tıpta Uzmanlaşma Sınavı] ta alacağınız puan neticesinde belirlersiniz. Ya da istediğiniz bölüm için gerekli puanı almak için insan dışı bir çaba sergilersiniz. Çünkü bu sınav zorluk olarak dünyanın en zor ilk 5 sınavı içerisinde yer alır.

TUS u kazandıktan sonra köle gibi çalışmanız gereken [birçok yer ve bölümde] 4 veya 5 senenin sonunda uzman bir doktor olursunuz. Tabi bu sürenin sonunda da para basacağınızı düşünüyorsanız hiç bu fikri aklınıza dahi getirmeyin. Çünkü üniversitede cerrahi branşların çoğunda görev yapan hocalarımızın ortalama maaşları 6 bin TL. Ve bu paranın bir kısmı da gider olarak ceplerinden düşüyor.

Tıp fakültesi okumamak için sayabileceğim 5 yüzeyel madde bunlar. Tabi ismi bu kadar güzel gözüken doktorluğun temelinde ne gibi zahmetlerin yattığını anlatmadan olmazdı değil mi ?

Diğer yazılarda görüşmek dileğiyle :) Sağlıcakla kalın :)
Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım. İşte yepyeni blogum Heybemdeki Yolcu... Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Devamını Oku »

10 Şubat 2015 Salı

Stajyer Öğrenci Anlatımıyla Doktorluk

10 Şubat 2015 Salı
Merhabalar sayın okurlar,

Önceki yazımda tıp öğrencisinin geçtiği merhalelerden birkaçını [ilk üç sınıf] anlatmış, bu serüveninin devamını da sonraya bırakmıştım. Bugün bıraktığım yerden başlayarak tıp fakülteleri hakkında bilgi sahibi olmaya devam edelim.

stajyer-ogrencinin-dilinden-doktorluk

Stajyerlik...

Bu ön ek diğer eklerden tamamen ayrılarak yeni bir kimlik kazanmıştır. Prof Dr, Doç. Dr, Yard. Doç Dr, Uzm. Dr gibi ön ekler doktor olduktan sonraki kademeleri gösterirken Staj. Dr eki doktor olmaya yaklaşmışlığı ifade eder çünkü. Öğrenci de bu doktor ifadesini duyduktan sonra ekstra bir havayla derslere başlar haliyle.

Öğrencilerin staj gruplarına dağılımı sonucu azalan mevcutla öğrenmenin daha rahat olacağı bilinciyle derslere sevinçli başlanır. Hocaların eskisi gibi notları sinevizyon yoluyla tahtaya yansıtmaları, çoğu zaman sadece yazılanlara bağlı kalmaları, ileride çıkar deyip gereksiz birçok ayrıntıyı da sunmaları neticesinde bu sevinçli hal yine kendini hüzne, yorgunluğa bırakır ta ki beyaz önlük ve steteskoplar ile hasta vizitine çıkılana dek. Evet, stajyerlik denen bu önceki aşamada öğrencilerin olmazsa olmazı bu vizitlerdir. Yani belli saatlerde belli hocalara düşen belli öğrencilerin belli hastaları gezerek belli rahatsızlıklarını pratik anlamda görmek olan bu vizit sayesinde ancak bir şeyler öğrenilebilir. Hastalığın hastada nasıl tezahür edebildiğini canlı görebilmek elbetteki bilgilerin kalıcılığında büyük bir etken olur.

Böyle güzel ifade edildiği gibi olmaması da stajyerliğin bir başka sonucudur. Çünkü hasta, hasta yakını, hasta yakınının eltisinin biraderzadesinin teyzesi gibi birçok faktör bu öğrenme sürecinde haklı haksız engellere neden olur. Adı üniversite araştırma hastanesi olan bir yerin ilk amacının doktor yetiştirmek, sonra hasta bakmak olduğunu bilmeyen doktorlar ve hastalardan ötürü gelecek için kaliteli doktor yetişmesi ne yazık ki mümkün olmayacaktır bu gidişatla. [Bu konuya ileride değineceğim için şimdilik burada kesiyorum ]

Vizitleri gezerken sayısız anının birikmesi de pek muhtemeldir. Yaklaşık 15 kişi içinde espri yapan hocanın fıkrasına gülünmemesi karşısındaki toparlanma süreci aklınızın bir köşesine kazınabilir örneğin. Ya da hastaların hangi ilaçları kullanıyorsunuz sorusuna verdiği cevabı gördüğünüzde trajı komik o olaya üzülseniz mi gülseniz mi kararsızlığı yaşayabilirsiniz mesela. Kızım hele şu ilaç poşetini doktorlara ver, tek tek hatırlayamıyorum şimdi. Ve o poşetten dökülen 10 küsur ilaç...

Anılar dedim ya, mesela bunlardan birkaçından daha bahsedeyim :

Dahiliye [iç hastalıkları] kliniğindeyiz. Bizlere gidin şu hastalardan anamnezini [hastalık öyküsü] alın. Her birimize birer hasta verildi ve biz hikayeleri almaya başladık. Bir arkadaş hikaye almaya başladı; ama ne hikaye... Neredeyse hasta yedi ceddinden bahsedecekti. Gelininden, torunlarından, siyasetten, soğuktan, ordan burdan konuşuyor ve biz sadece seyredebiliyoruz. Halbuki soru şuydu :

Teyzecim, şikayetiniz neydi ? Artık teyzemiz ne kadar genel anlamışsa soruyu tüm şikayetlerini dizmişti. Biz ise seni hastaneye getiren şikayetin neydi demek istemiştik oysa ki :)

Bir başka hastanın hikayesini alıyoruz yine. Adama sorduk, içki içiyor musunuz diye. Adam yok, yok ne içkisi. İçsem içsem senede sadece birkaç defa. Biraz üsteleyince bu sene aya düştü, ardından haftaya, ardından neredeyse güne düşecekti. Abi neden başta demedin ki neredeyse her gün içiyorum diye. Merak etme yargılamayacağız seni. Sonra hoca geldi hocamıza hastayı sunuyoruz, sık sık alkol kullanıyor dedik. Hasta yok hocam çok nadir içiyorum dedi yine. Hoca üsteledi; ama bu sefer yok hocam nadir içiyorum dedi ve suçlu duruma düşen biz olduk :)


Stajyerlikte dikkatli olduğunuzda birçok şeyin farkına varabilirsiniz. Mesela hastaların bir kısmı doktordan ziyade, eltisinin biraderzadesinin teyzesine daha çok güveniyor ve bunu doktora söylüyor. Doktor bu ilacı kullanma artık diyor; ama eltimin bilmem neysi kullan diyor bana. Doktor ne derse o eltinin kaçıncı dereceden akrabası anında cismen olmasa da ismen doktorun tavsiyelerinin önüne geçiyor. Hal böyle olunca doktor bilgisiz veya farklı bir sıfatla herkese lanse edilebiliyor zamanla. Bir haberde şöyle bir şey vardı :

Bir köyde doğum kontrolü amacıyla rahim içi araç denen spiral takılması uygulaması yapılır. 15-20 kadına spiral takıldıktan sonraki günlerde tamamı spirallerin çıkartılmasını isterler. Nedeni araştırıldığında köyün ileri gelenlerden birinin köy kahvesinde söylediği birkaç sözün buna sebep olduğu anlaşılır. O spiralleri takan doktor CIA ajanıymış ve o spiralleri de istihbarat için takmış haberi sonrasında bu durum ortaya çıkar. Varın siz düşünün artık o doktorun halini...

Araştırma hastanelerinin ilk amacı doktor yetiştirmektir. Ve kliniğe yatan hastanın muayenesi yapılırken öğrencilerin bir şeyler öğrenmesi için hastaların muayeneleri öğrencilerle beraber yapılır. Tabiki öğrenciler hastanın mahremiyetine, hastalık durumuna azami saygı göstermelidir; ama ne yazık ki bazı durumlarda hasta yakını buna izin vermez. Halbuki öğrenci belki de bir sefer görebilse o hastalığın tezahürünü, artık hiçbir zaman unutmaz. Ve genellikle de bu tür hasta yakınları kaliteli doktor yok diye bas bas bağıran ve doktor döven tiplerden biri çıkar.

Bir doktor size ilaç yazmıyorsa, en basitinden bir soğuk algınlığı için bile antibiyotik yazmıyorsa o kalitesiz doktor değildir. Çünkü kullanılan antibiyotik %80 ihtimalle gereksizdir. Soğuk algınlığının %80 nedeni virüs denen mikroplardan oluşur; ama antibiyotik bu mikroplara değil bakterilere etkilidir. Virüsleri öldüren ilaç ise ne yazık ki yok [virüslerin kendi yapısından ötürü]. Antibiyotiği gereksiz yere kullanmak da sadece bakterileri dirençli hale getirir ve aynı zamanda hangi ilaç olursa olsun zehir etkisi yapar insan vücuduna.

Söylenecek çok şey var; ama bunları sonraki yazılarımda bahsedeyim. Çünkü yazı uzun olmaya başladı iyice :) Son söz olarak da şunları söyleyeyim.

Tıpta hastalık yoktur, hasta vardır; ama internette hasta yoktur, hastalık vardır. Yani her insanın bünyesi farklı olduğundan kaptığı hastalık diğerleriyle aynı olsa bile ilerleyişi veya tedaviye cevabı farklı olur. O yüzden siz siz olun, internetteki her sağlık haberine inanmayın. Haydin kalın sağlıcakla :)

Bay Kefren  Yazar Hakkında:Merhabalar, adım Bay KEFREN.9 Eylül 2013 tarihinde doğdum. Daha 2,5 yaşındayım anlayacağınız. İnsanı insan yapan asıl bir değeri -AŞK- tattıktan sonra yeniden doğdum.Kelimeler eşsiz bir hazine. Duygu ve düşüncelerin dillenmesi, bir araya gelip ahenkle süzülmesi ve insanların o ahengi hissetmesi.. Amacım budur sadece.Kişisel tarzda yazılarımla ve tıp fakültesi anı, gözlemlerimle yayın hayatındayım.Heybesine kelimeleri biriktirip biriktirip yolcu eden tıbbiyeli bir seyyah...
Stajyer Öğrenci Anlatımıyla Doktorluk Makalesini Beğendiyseniz,Aşağıdaki Sosyal Ağ Butonları Sayesinde Paylaşabilirsiniz.
💕⃕
Devamını Oku »
"Sosyal Medya Kafe'de kullanılan ekran görüntüleri,fotoğraflar ve yazılar Sosyal Medya Kafe'ye aittir.Yazıların ve fotoğrafların yayın hakkı sadece www.sosyalmedyakafe.com'a aittir.İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden bir başka blogda veya web sitesinde yayınlanması,tariflerin veya yazıların ekran görüntüsü alınarak sosyal ağlarda paylaşılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası`na aykırıdır. Aksi taktirde 5846 Sayılı Fikir ve Sanat serleri Yasası gereği suç duyurusunda bulunulacaktır. Yasal yükümlülüğü vardır."
Sosyal Medya Kafe Copyright © 2014 Tüm Hakları Saklıdır...